31 Ağustos 2012 Cuma

Bir Çelişki


Bir Ambulans sesi işitince kulaklarım, hemen o ambulansı arar gözlerim ve ambulansın görüş alanıma girmesinden itibaren içindeki o acıyı hissetmeye, algılamaya çalışır yüreğim. Beynim bu hissiyattan memnun olmasa da , yüreğim onu susturur. '' Sus ve anlamaya çalış, daha derinden hissetmeye çalış! '' der. '' Neden anlamaya çalışayım, bu beni mutsuz etmez mi? Hayatta o kadar çok renk varken, neden karanlık yolculuklara çıkmayı isteyeyim '' der ve susar beynim. Ve son cevap şöyle gelir '' Kendine biraz benden bahsetsen belki anlarsın... ''.

İçimizde ki çelişkiler ruhlarımızı dalgalandırır ve dalgalandıkça biraz daha çekilmez oluruz. İşte hepsi bu! 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Henüz Öğreniyorduk


Bir aksilik olmazsa, uzun bir yolculuk olacaktı, bu  Başından beri belliydi. O yüzdendir ki kelimelerle aramız bir müddet iyi olamadı. Uyku güzel olmalıydı ki uzunca bir zaman, hep çok fazla uyuduk. Ve bedenimiz ayakta durmaya çabalarken, hep çok hırpalandı. O ufacık ayaklarımız daha buna hazır değildi, buda belliydi.

Acele etmiyorduk, çünkü zamanın nedenli acımasız bir süratle ilerlediği hakkında bir fikrimiz yoktu. Daha bu gerçeği de öğrenememiştik henüz...

Gülmek veya ağlamak, hiç ortası yoktu o sıralar hayatımızda. Sadece gülerek ve ağlayarak tepkimizi ortaya koyabiliyorduk. Güldüğümüzde meleklerin bizi güldürdüğünü söyleyenler, bizi ağlatan şeyi neden hep yanlış yorumladılar?

Sanki evrenin sırrını daha şuncacıkken çözmüşcesine ketumdu bakışlarımız. Hiç bir şeyi bilmeyen toy bir bilgindik belkide! Böyle bir şey mümkün olabilir mi?






27 Ağustos 2012 Pazartesi

Hep Aynı Sahneler



Kader, bazen en bilindik oyunlarını oynuyor bizlere. Sonu belli, başı belli, tamamiyle aynı, idrak ettiğimiz bir senaryo döngüsünde bize önceden biçilen rolleri oynuyoruz. Tekrar ve tekrardan hiç bıkmadan, hiç bıkmaya fırsat bulamadan, hep aynı çarkın içinde oyalanıyoruz.

 Oyun durmuyor, devam ediyor, sahne ilerliyor, zaman geçiyor ve ömür daralıyor, ruhlar gençleşirken bedenler yaşlanıyor. Ve evet ruhlar gençleşiyor! Ruhlar neden gençleşsin ki? diye sorar gibisiniz. Bu size anlamsız geliyor olabilir. Ama bence hakikat bu. Ruhlarımız ölü doğuyor ve zamanla gençleşiyor, gençleşiyor ve zamanla yeni doğmuş bir bebek oluyor. Yaşlandıkça çocuklaşmamız hep bundan ötürü olsa gerek...

Hangi zaman bize ilaç olabilir, hangi mekanlar bizi özgür kılar, hangi gökyüzüne kanat açmalı bedenlerimiz ve hangi yarınlar bizim olacak?

Belkide en bilindik cenderede, en umulmaz cevapları saklayan yine bizleriz...

26 Ağustos 2012 Pazar

Hayatımın Ezgisi



Bir şarkı dolanır oldu yüreğimde bu aralar. Adı sanı yok daha önce hiç işitmediğim ezgileri taşıyor. Farklı bir boyutu var, anlamlandıramadığım düşlerimin ötesinde. Bir kalıba sokamıyorum onu, dedim ya farklı bir boyut...

İçine alıyor beni ve  ezgi bahçelerinde bir yolculuğa çıkarıyor, dolandıkça kendimi buluyor ve anlamlandırıyorum. Anlamlandırdıkça kendimi tanıyorum. Kaybettiğim benliğim aslında o kadar uzakta değilmiş, içimdeymiş ama saklıyormuşum. Uzun yıllar geçmiş üstünden bu tutsaklığın. Diktatörü de benmişim bu tutsaklığın, gardiyanı da ben, savcısı  ben, her şeyi ben...

Ve bir nefes alıyorum, işte hayat bu diyorum, Bu ezgi benim hayatım diyorum. 

Çabalama-(ma)-k




Anlayamıyoruz,  belkide anlamak istemiyoruz. Her şeyin bu kadar karman çorman olduğu bir dünyayı anlamaya çalışsak ne olur ki? O, kurallarını her seferinde zaten değiştirmiyor mu! Her yeni bir güne ne istediğinden bir haber, ancak sürekli isteyen diktatör bir çocuk edasıyla gözlerini açmıyor mu, yada açtırmıyor mu!

Toplumsal kurallar deryasında yüzüyoruz ve bu deryada yalnız değiliz, canımızı acıtacak niceleriyle omuz omuza kulaç atıyoruz. Direniyoruz, direnmeye çalışıyoruz; ama sonuç bazen ne kadar dirensek de pek değişmiyor. Bahsettiğim yazılmış kuralların dışına çıkamamak.

 Her bir engel  boynumuzda bir değirmen taşı olup, adeta batmamızı istiyor. Bu deryada yerimizin olmadığını direnmemizin yersiz olduğunu. Sonuç olarak yılmamamız gerektiğini, Herkes gibi olmamız gerektiğini, söylüyor. 
Ama HAYIR...

 Biz böyle yaparsak, Tabular yıkılmaz. Bütün çabalar anlamsız kalır, sonuç olarak bir arpa boyu ileri gidemediğimiz gibi gerilemeye başlarız.



24 Ağustos 2012 Cuma

Ters giden bir şeyler mi var?


Bir düşünün, çok yorgunsunuz ve o gün planladığınız hiçbir şey yolunda gitmiyor, yolunda gitmeyen işler karıştıkça aklınız karışır, planlarınız bozuldukça sinirleriniz bozulur olmuş bir haldesiniz. Bir Gayya kuyusunun içersin de debelenip debelenip çıkamama telaşı sarmış bedeninizi.Yılmak üzeresiniz. Ya  bir boş vermişliğe yada içten bir isyana... Aslında iki zıt nokta gibi gözüken, ancak gerçekte aralarında keskin sınırların olmadığı, biriyle diğeri arasında verilecek kararların belli belirsiz bir pamuk ipliğiyle sınırlandığı noktada, kararınızı veriyor ve doğru olanı seçiyorsunuz. Tabi seçebiliyorsanız! 

13. Yüzyılda Konya şehrinde can bulmuş nice sözleriyle, mesnevisiyle ölümsüzlüğü yakalamış Mevlana'nın,  sadık dostu canından can olan  Tebrizli Şems'in  kırk altın kuralından sekizincisi aklıma geliyor. Bu kural diyor ki : '' Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda o, sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşemediğinde de şükredebilendir.''

Sözün bittiği yerde yazı kafiydi...

23 Ağustos 2012 Perşembe

Hissiyatlar Ağı



Yağmurun geleceği bulutlardan bellidir , baharın habercisi de tüm ihtişamıyla boy gösteren yılın ilk çiçekleridir.  Göz yaşının hissiyatını önce yüreğimizde hissetmez miyiz..! Sonbahar bize pastelleşen renkleriyle  haber vermez mi geleceğini? Mevsim hazana dönerken  içimizi anlamsız bir keder kaplar olur ya işte o noktada durup yitirdiklerimizi ve yitirmekte olduklarımızı düşünmez miyiz? 

Kainattan ilham alıyoruz, her yönüyle kainatı arzuluyor ve hayranlık duyuyoruz. Tıpkı onun gibiyiz, onun ilkelerini rol edinmişiz. Çağlayan ırmaklar gibiyiz bazen, bazense durgun. Kimi zaman Gök gürültüleriyle bir sağanak olup hiç durulmayacakmış gibi salt öfkeyi haykırırcasına döküyoruz içimizdeki boşlukları, ama ardından güneş doğmuyor mu kalan öfke bulutlarımızın arasından.

Gel Git ler arasında alçalıp yükselmiyor mu ruhlarımız... Guguk kuşu olmak istemedik mi hiç; yuva yapmamak hiç bir yere ait olmamak olmadı mı düşlerimiz? 

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Hiçlik ifade edilebilir mi?




Hiçlik ifade edilebilir mi? Ya da elle tutmak mümkün olabilir mi? Bir yoğunluk oluşturabilir mi etrafımızda, belki biraz daha kötüsü bir girdap..! 

Yaşam bir yolculuk ucu yok bucağı yok derler, yok mu gerçekten? Ancak bizim bildiğimiz, bir sonu olduğu. Yoksa bu bir son değil mi? Bir başlangıç için bir sonun gerektiği mi gerçek dediğimiz, yoksa her  başlangıç bir sonun devamı mıdır idrak edemediğimiz? Anlam veremediğimiz bir devam,her şeye cevap mıdır? 

Peki ya soru neydi bileniniz var mı?

17 Ağustos 2012 Cuma

Hepsi Hayal mi?





Bir an diliyorsun içinden ve istediğin o an geliyor, zamanı geldiğinde  kavuştuğun her şey gibi o anada kavuşuyorsun ve ardından düşünmeye başlıyorsun bir o kadarda sorgulamaya, o an için yaptığın sadece ardı arkası kesilmeyen hayal kırıklıklarına bir yenisini daha eklemek oluyor ve tekrar sorgulamaya başladıkça, aslında o an için kurduğun düşüncelerin tamamı ile en iyisine programlanmış ve bir bebek saflığı ile örülü olduğunu görüyorsun. Bir düş kurmuşsun aslında, sadece güzel bir düş, her şeyin kusursuz olduğu havada uçuşan tozların bile pembe olduğu bir dünyada  toz pembe bir düş kurmuşsun sadece..!

Hepsi sadece bu değil sen hala düş kurmaya devam eder olmuşsundur (her zamanki  gibi). Aslında doğumundan bu yana yaptığın başka ne vardı ki? Belki biraz düşmüştür beklentilerin, belki kırılmıştır umutların, belkide hayal kurmaz olmayı diliyor ancak bunu başaramayanlardan olmuşsundur ama her şeyden ötesi biraz daha insan olmuşsundur. Yaralarınla, hayal kırıklıklarınla ve sonu gelmeyen pişmanlıkların ile  biraz daha yaklaşmakta olduğunu anlamadan usulca gelmişsindir yolculuğunun bir sonraki limanına. Belki uzun bir yoldan, belkide kestirmeden, belki fırtınalardan, belkide sessiz sulardan gelmişsindir ama sonucu ne olursa olsun o limana gelmek olsun isteğin. HAYAT sadece böyle bir şey çünkü, her liman bir hikaye her hikaye defterimizde bir orta ve her orta da senin hayatın! Peki senin hayatın kaç ortalı ?

12 Ağustos 2012 Pazar

Bir Fikir Doğuyor.





Fikirler bir anda gelişir derler fakat bence durum bundan biraz farklı. Bir fikir uzun bir bilinçaltı serüveniyle başlar bu hayattaki rolüne ilk başlarda bir filmdeki önemsiz bir yan rol gibi gözükse de aslında bütünü göz önüne aldığımızda bu önemli bir araç olarak karşımıza çıkar, ardından seçimler yapmamızı ister bilinçaltımız, hiç olmadığı kadar gerçek bir şekilde, ancak zihnimizde seçimler yapmamızı ister, yol ayrımları sunar, sürekli yollar çatallanır doğru bir istikametimiz olmaz, sürekli ara yollara örgülenir... ve ardından bu fikir yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar tıpkı bir tohumun  yer altından çıkarak gökyüzüyle ilk yüzleşmesi gibi, Tohum bu zamana kadar onsuz da yaşamıştır ancak bundan sonrası için karşılıklı bir anlaşmaya ihtiyaç duyarlar belkide hiç maddesi olmayan bir anlaşmaya, sadece güvene dayalı sadece hayattaki rollerini tam olarak gerçekleştiren bu tabiatın arasında olacak türden bir güvene dayalı ..!Sonsuz Gökyüzü ona sonsuz nimetlerinden güneşi sunar o ufacık tohumda ona sadece az miktarda üretebileceği oksijenini sunar ama bu onu önemli yapar çünkü bir amaç doğrultusunda ilerlemiştir.






10 Ağustos 2012 Cuma

Bir yapbozdur belkide hayat?



             Hayatta bazı şeyler hemen gerçekleşmez, bir müddet uğraşılması gerekir. Bu yönüyle Hayatı bir yapboza benzetebiliriz aslında; Tamamlandığında mutlu olduğumuz ancak yapım aşamasında oldukça sıkıntı çektiğimiz bir yapboza ..!   Ama şunu unutmamalıyız ki gerçek hayatı bir yapboz tamamlamaktan ayıran oldukça keskin çizgiler var.  Mesela hayatta öngördüğümüz çizgiden ilerlerken  bazen karşımıza çıkacak olan büyük resmi göremeye biliriz yada  yanılabiliriz. Tüm doğru gittiğini sandığımız şeylere rağmen bazen gerçekten yanılabiliriz ve bu yanılgılar içinde yapbozun içindeki parçaları yavaş yavaş kaybetmeye başlarız. Sanki hiçbir önemi yokmuş gibi davranırız. Aslında bu kayıplardan ötürü büyük resmi hiç bir zaman tam anlamıyla  göremeyeceğimizi biliriz içten içe ama başta da dedim ya ''YANILGI İŞTE ..!''




Hatıralar ...



        


Hatıralar ile doluydu hayat hatırlamak istemediklerimiz de vardı, Hiç unutmak istemediklerimiz de! Unutmayı dilediklerimiz de vardı elbet, ancak kayıplarda vardı, hatırlayamadıklarımızdı onlar, sanki hiç yaşanmamışlar gibiydi fakat yaşanmışlıkları vardı, hemde hiç unutulmamak üzere yaşanmışlardı belki ... ama hayatın akışı içinde kayıp gittiler, sürüklendiler  direnemediler ve sonunda kaybolmaya mahkum oldular, bir hatıra olamadılar sadece KAYBOLDULAR.


Nasıl olurda unuturuz? Hatırlayamayacaksak o anları yaşamanın ne önemi var ki? Sadece anı yaşamak mı mühim olan yoksa geriye dönük hatırlanması mı o anı gerçek kılan ..!  




Düşünüyoruz fakat nereye kadar ..!




                    Bizler doğamız gereği düşünen canlılarız, fakat bu düşünme bazen anlamsız bir hal alabiliyor. Düşündüğümüz şeylerin belirsizliği aslında bu anlamsızlığa neden olan gerçek, gerçek diyorum çünkü bazen    düşünülenler en gerçek bildiğimizden bile daha gerçek olabiliyor... 
                    Fazla düşünmek mutsuz eder olur ya bazen, işte o noktada durmayı bilmeli insan, her şeyi bir kenara kaldırıp beyninin içindeki karışıklığı bir çekmece düzenler gibi yapabilmeli ... Basit ve Kolay olmalı her şey, topu topu bu kadar olmalı Sıradan ve Sakin !