Gökyüzü hep aynıydı, yağmurlar hiç dinmemişti benliğinde. Zaten doğada hep aynı melodiyi fısıldıyordu, hiç durmadan hep aynı melodiyi...
Hayatın tekdüzeliği içinde hırpalanıyordu Ahmet. Ya da ona göre sıradanlaşan şeylere vakıftı uzun zamandır. Biliyor ama bilmiyordu anlıyor ama anlamak istemiyordu. Gerçeği şuydu ki; hiç bir şey istemiyordu. Bir gizem deryasında tek başına, geçmişinin izlerini her bir zerresinde taşıyan ufak bir sandalda bilinemezliğe doğru yol almaktaydı. Aylardır bir bilinmezlik içersin de gizemli bir rotada yol alıyordu zaten. Elinde ne gideceği yönü gösteren bir pusulası ne de gideceği istikamete kılavuzluk eden bir haritası vardı. Yapayalnızdı, tek başınaydı. Tabi tek başına olmadığını öğrenecekti öğrenmesine de bu biraz zamana bakıyordu.
Ahmet bir yerde değildi bu aralar, belkide bir çok yerdeydi. Belkide kendinde değildi ya da fazlasıyla kendinde. Fersah fersah derinlerdeydi kimi zaman, kimi zaman ise gök kubbenin doruklarında ... Ama işin aslı şuydu ki; kalaycılar apartmanın çatı katındaki 9 numaralı dairesindeydi sadece. Aylardır çıkmamıştı kendi mabedinden. Mabedi evreni olmuştu, evreni ise mabedi. Evren tek kaşını çatmış nazlı bir tavırla 9 numaralı dairenin içerisinde hiç beklenmeyen bir konuk olmuştu, tüm füsünkarlığıyla bir davetsiz misafirdi belkide. Ama bunun ilk zamanlar pek de farkına varan olmamıştı.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2
Güneş doğuyordu İstanbul da. Her sabah olduğu gibi bu sabahta doğuyordu işte, tıpkı daha öncekiler gibi ya da bundan sonrakiler gibi sıradan bir doğuştu. Garip olan şuydu ki Güneşin bünyesi nasıl dayanıyordu bu her gün ki doğuşun ardından batışa ve batışın ardından doğuşa. Bu düpedüz yetenekti. Bu dünyaya ait olmayacak kadar mükemmel bir yetenek... Ben ki benliğimin batışı sırasında bu kadar zorlanırken o bunu nasıl başarıyordu. Bir gülüş, bir ağlayıştı benim nazarımda bu, bir yükseliş bir alçalış, bir bu yüz, birde diğer yüzdü ve işte bu açık açık yüzsüzlüktü!
Kapı vuruluyordu, hep aynı tonlarda kesik kesik bir ritmin nağmeleriydi bu tıkırtı. Ve kapının ardındaki kişiyi görünür kılıyordu bana, ve beni bu dünyanın ötesinde başka bir alemin esrarı içine sokuyordu. Ama kısa sürüyordu bu gizemli hallerim. Kapıyı açmamla bu esrar perdesi önce bu bilgeliği haklı çıkartan bir tonda yükseliyor ve ardından bu bilgeliğin gereksizliğinde yitip gidiyordu. Mütamadiyen böyle oluyordu işte. Kapıya gelen 3 numaranın haylaz oğlu Berk'ten başkası değildi. Yükselen ve ardından alçalan ruhumu izledim bir an, ve ardından gelen kabullenişin takiben sıcak, ve bir o kadar içten bir gülümsemeyle karşımda öylece gözlerimin içine bakan Berk'e sert bir bakış fırlattım, ancak bakışım geri döndü, karşımdakine deydi ve geri döndü. Becerememiştim yine. Küçük bir çocuğun benden ürkmesini sağlayamamıştım. Zaten daha öncede başaramamıştım.Geri tepen bakışımın kaybolmasını bekledim bir müddet, ve ardından bu sessiziliğe son veren Berk oldu '' İyi Bayramlar Ahmet abi '' dedi ve sıkı bir yumruk oluşturduğu sağ avucunu bana doğru yavaşça uzatarak içinde sakladığı zümrüt yeşili şekeri başka bir hamle ile bana doğru uzattı. Şaşırmıştım, hemde çok fazla! Bir bayram gününü bana bu şekilde hatırlatan ufaklığa mı yoksa bir bayram sabahına sıradan bir sabahmış gibi uyanmama mı şaşırmıştım işte bunu tam olarak anlayamadım. Bir an, bir karar yumağına sarılı buldum kendimi, ardından bocaladım. Sonrasında ise bu karar yumuğındaki kararsızığımında aslında bir kararı olduğunu anladım. Terazinin kefeleri eşit basıyordu o halde şaşkınlığım ikisine birdendi diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi.
Yağmur yağıyordu, usul usul çiseleyen zarif mi zarif bir yağmur yağıyordu, bir haftadır aralıksız yağan ve ortalığı savaş alnına çeviren kendi değilmiş gibi bir zarafetin içinde parmaklarının ucunda yükseliyor ve usul usul alçalıyordu. İşte bu bir finaldi. Fırtınanın ardında ki sessizliğe atıf yapan bir final!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder